ajans çalışanı olmak da çok zor iş. örneğin 2011’e damgasını vuran trendler dedi mi bir link, sike sike basacaksın o link’e… çünkü trend demek para demek. çünkü sunumda kaktıracaksın hepsini tek tek. 2011 sosyal medyanın yılıydı (screenshot screenshot screenshot) 2012 emosyonel medyanın yılı olacak (stock images, stock images, stock images) diyeceksin. sizin için emosyonel bir iletişim stratejisi çiziyoruz diyeceksin falan filan… zor iş. valla zor iş. ara ara saygı duymak lazım. — biterayak bir zalımlıkta ben yapayım: 2011’e damgasını vuran trenler
nasıl ki her sene eldeki stoklara göre moda trendlerini belirliyor kapitalizm, bu hindi denen ne idüğü belirsiz hayvanın eti yensin diye de yılbaşı hindisi saçmalığı icat olunmuş. yoksa değil yılbaşı -allah göstermesin- aç kaldığında bile yenecek bir et değil o et. — geçen yılbaşı dayım sağolsun beraber isyan ettik. yılbaşı kuzu pirzolasıyla yılbaşı bifteği yedik. 
markalarla konuşan insanlar var lan. böyle bilgisayar başına oturup “sevgili visam lord geçen çektiğim sifon sıçtığım boku götürmedi. #epicfail” şeklinde şeyler yazarak benim hiçbir şekilde anlam veremediğim bir hesaplaşma kovalıyorlar. — hani çocuklar takılıp bi yere vurunca kafalarını, gidip annelerine şikayet ederlerdi sehpayı, masayı… sonra anneleri de bunlar sussun diye vurdukları yeri döverdi. sosyal medyadaki şikayet yönetimi buna çok benziyor.
bağcılarda dev boyutlardaki bir disco topunun içine yerleşmiş insanlar var. — ya da çok eğlenceli bir mozaik kaplama ustası var. ikisi de olabilir.
‘78 kuşağının solcuları/milliyetçileri (turancıları demiyorum) darbe sonrası birbirleriyle tartışıp, fraksiyonlara ayrılmaktan ve reklam ajansı açmaktan başka bir halta yaramadıkları için; bir sonraki nesilden sadece “ampulleri söndür solcusu” ve “facebook profili türk bayrağı milliyetçisi” çıktı. bunun için onlarca, yüzlerce bahane üretebilir bu abilerimiz ama sonuç nettir: 68’den aldıkları bayrağı ‘88’e ‘98’e ve hatta darbe nedir bilmeyen ‘08’in gençlerine bile veremediler. öyle kaldı o bayrak ellerinde… öbür yandan üsttekini yalayarak, yandakini kayırarak başka bir neslin abileri time’a kapak oldu. ülkede kanun hükmünde ferman devri başladı. bab-ı ali tellal edildi. şimdi bugünden sonra saygıdeğer abilerimden ricam, hala ellerinde tuttukları bayrağı -artık kaça bölerler bilmem- bi zahmet götlerine soksunlar. o bayrak anca o işe yarar bundan sonra. — fraksiyon’a selam; pompaya, reklama devam.
bizim çocuk çok tatli…

bizim çocuk çok tatli…

her şeyi abartanlar twitter’la birlikte coştu. resmen gübreledi twitter bunları… çiçek açtılar. hatta bir orman oldular. örneğin 10 kasımda kendisinden beklenen, vakur ve hüzünlü bir duruş iken, bu orman arkadaş öyle abartıyor ki bu duruşu “yazı turada tura derim, çünkü atamın yüzü yere gelsin istemem” demelere getiriyor olayı. bak sen; selüloza bak sen. maşallah. eforsuz 30 ton kağıt çıkar bu adamdan.
e) sanal (twitter’dan falan daha rahat oluyor)

e) sanal (twitter’dan falan daha rahat oluyor)

we can work it out.

reblog hiç huyum değil ama…

reblog hiç huyum değil ama…

(via bsmn)

hala rahatlamadıysan youtube’a da gir.

hala rahatlamadıysan youtube’a da gir.

inan ki, ıstırabın hafiflesin.

insan beyni için geliştirilen bir stress testi.

kimse kusura bakmasın, gitar çalan adama saygı duyamıyorum.

adama dedim çünkü gitar çalan kadınla alıp veremediğim yok. bence onların da kendi içlerinde bir takım sorunları var ama kendi içlerinde tuttukları için rahatsız olmuyorum. ama yan flüt çalan kadına karşı bir kıl olma potansiyeli taşıyorum her zaman. özellikle yan flüt çalıyorsa, frankofonsa ve kedisi varsa siktirsin gitsin. hiç çekilmez. evinize sokmayın, bak çok net söylüyorum: evinize sokmayın.

ama konu o kadın değil, gitar çalan adamdı. oraya dönelim. şimdi neden saygı duymuyorum? bir kere %99 özentilikten başlayan bir olay. gitar çalanlar iyi ortam yapıyor, o zaman ben de çalayım motivasyonuyla başlıyor her şey. tamam illa ki öğrenmesi zor. biliyorum, iyi çalmak çok çalışmak istiyor. ama malumunuz en azından ilk birkaç yıl akılda tek bir şey var: kolay yoldan ortamlarda sevilen şeyleri nasıl çalarım?

bak bak kafaya bak. gitar tabı diye bir şey bu adamlar yüzünden var işte. bakın bir adam hayal edin bir elinde bir şey tutmuş sıkıca, diğer elinde mouse, gözleri bilgisayar ekranında, garip garip sesler çıkarıyor. bu adam sandığınız adam değil. bu adam gitar tabı sitesinden ortamda sevilen şarkı öğrenmeye çalışan adam. şimdi ben bu adama nasıl saygı duyayım? gitsin steve vai olsun gelsin anca öyle saygı duyarım. 

yoksa ben gider kontrbas çalan adama saygı duyarım. duymak lazım. çünkü bir adanmışlıktır kontrbas. anlık heves değil kesinlikle… bi kere eşek kadar alet, habire oradan oraya taşıyor bunu çalan. ben olsam daha bu noktada “lanet olsun senin gibi alete” der, yere vururum. ama bu abi inatla taşıyor o yükü. demek ki bir adanmışlık var. o adama saygı duyacaksın. adanmış adam saygıyı hak eder. bir şov kaygısı da yoktur bu abinin. forsunun en yüksek olduğu oda orkestralarında bile belli bir sakin duruşu vardır. sadece jazz muzikte bir parlama yaşarlar ama orada da herkes parlak, öyle bir sorun var. 

siz hiç geri planda kalmış jazz sanatçısı gördünüz mü? mümkünü yoktur bunun. valla bi geri planda kaldığını hissetsin anında şabidubapbapbaaa! diye ortalığı ayağa kaldırır. jazz’a bakışım da bu şekilde bu arada. kim geri planda kalıyorsa bilin ki az sonra kimseyi siklemeden patlatacak şabidiyi. aslında bildiğin arsızlık bence. ben olsam çok kızarım. ama orkestradan kimse  kızmaz o adama. “abi biz ne çalıyorduk sen naaaptın şimdi?” diyen olmaz. böyle tatlı bir gülümsemeyle, onun ağzını yüzünü ekşitişiyle beraber yaptığı koreoatetotik hareketler izlenir. hatta kaşlar havaya kaldırılarak ona eşlik edilmeye çalışılır. çünkü bilirler, birazdan kendileri de yapacaktır aynısını. böyle çok tatlı bir ortamı vardır o sahnenin.